Jung ve Feminizm: Susan Rowland’ın Feminist Revizyonu

Jung teorisine ilgi yıllardır artıyor; buna karşın Jung’un en sorunlu alanı olan cinsiyet ve cinsellik meselesi üzerine ciddi eleştirel çalışma şaşırtıcı biçimde az. Post-Freudcu feministler Freud’un cinsiyet kuramını hem klinik hem akademik cepheden uzun süredir yeniden yazarken, Jungcuların çoğu Jung’un eril ve dişil hakkındaki geleneksel görüşlerini olduğu gibi taşımayı sürdürdü. Susan Rowland’ın Jung: A Feminist Revision kitabı bir akademisyenin kaleminden çıkmış, Jung’a yönelik ilk ciddi feminist eleştiri.

Jung’un cinsiyet sorunu: Logos, Eros ve arada kalan kadın

Rowland’ın neden bir revizyona giriştiğini anlamak için önce sorunun kendisine bakmak gerekir. Jung, kişiliğin eril tarafını Logos’la, dişil tarafını Eros’la ilişkilendirir. Bu iki kutbun içeriği şöyle dağılır:

  • Logos (eril): akıl, ussallık, bilinç, düzen, ayrım gücü.
  • Eros (dişil): ussallık dışılık, ruhsallık, duygu, bilinçdışı, kaos, alıcılık.

Bu eşleştirme masum bir simetri değildir; değer yüklü bir hiyerarşidir. Batı düşüncesinde akıl her zaman kaosun, bilinç bilinçdışının, düzen alıcılığın üstüne yerleştirilmiştir. Jung bu kültürel şemayı sorgulamak yerine onu psişenin yapısı hakkında bir yasa gibi yeniden yazar; böylece kadını “aklın dışına” iten uzun tarihsel jest, artık bilimsel bir psikoloji kılığında geri döner. Sorun yalnızca terimlerin kendisi değil, hangi terimin hangisine tabi kılındığıdır.

Bu şemadan Jung’un en tartışmalı kavramları doğar: anima ve animus.

Anima ve animus meselesi

Jung’a göre anima, erkeğin ruhundaki dişil yandır; animus ise kadının ruhundaki eril yan. Birey kendi karşı yanının bilincine varana dek karşı cinsle ilişki kurmakta zorlanır. Teori kulağa tamamlayıcı, hatta özgürleştirici gelebilir; ne var ki her iki kavram da eril ve dişili baştan sabitlenmiş içeriklerle doldurur. Erkeğin “içindeki kadın” yine duygu ve alıcılıktır; kadının “içindeki erkek” yine akıl ve iradedir. Böylece ikilik sarsılmaz, yalnızca psişenin içine taşınır.

Feminist teorinin sorusu tam burada devreye girer: Eğer eril ve dişil kültürel olarak kuruluyorsa, onları psişenin değişmez kutupları saymak neyi doğallaştırır? Rowland’ın projesi, bu soruyu Jung’u çöpe atmadan sormanın yolunu aramaktır.

Rowland’ın yöntemi: “büyük teori” ile “kişisel mit”

Rowland, Jung’un metinlerinde iki iç içe geçmiş damar ayırt eder ve feminist okumasını bu ayrım üzerine kurar. Rowland’a göre Jung’un cinsiyet düşüncesinin katı, sorunlu yanı “büyük teori” damarından beslenir. Oysa bilinçdışının her zaman bilinemez ve temsil edilemez oluşu — yani hiçbir kuramın onu tam kavrayamaması — daha postmodern, dolayısıyla daha feminist bir perspektife kapı aralar. Bu çelişkiler Jung’un metinlerine içkindir ve onu zorlu bir okuma kılar. Rowland’ın erdemi, post-Jungcuların sık düştüğü basitleştirme tuzağına düşmemesidir: karmaşıklığın içinde kalır ve Jung’a yaklaşmanın incelikli bir yolunu örer.

Bu okumayı mümkün kılan araçları büyük ölçüde Fransız feminizminden alır.

Neden Fransız feminizmi?

Luce Irigaray, Hélène Cixous ve Julia Kristeva’nın dille, farkla ve bilinçdışıyla kurdukları ilişki, Jung’un “temsil edilemez” olanını yeniden düşünmek için verimli bir zemin sunar. Bu üç düşünürün Rowland’a açtığı imkanı kabaca şöyle özetleyebiliriz:

  • Irigaray, Batı düşüncesinin dişili hep erilin eksiği ya da aynası olarak kurduğunu gösterir. Bu, tam da anima/animus şemasının yaptığı şeydir: dişil, erilin negatifi olarak tanımlanır. Irigaray’ın “cinsel fark” vurgusu, dişili bir eksiklik değil kendi başına bir olumluluk olarak düşünmeye çağırır.
  • Cixous, bedenden ve akışkanlıktan beslenen bir yazının, sabit ikilikleri bozabileceğini savunur. Jung’un kapatılamaz bilinçdışı, böyle bir akışkanlığa şaşırtıcı biçimde yakındır.
  • Kristeva, anlamın dilden önce gelen, ritmik ve bedensel katmanını (“semiyotik”) kurar. Bu katman, Jung’un temsile sığmayan psişesiyle konuşabilecek bir kavram sunar.

Bu araçlar sayesinde Rowland, Jung’u yalnızca eleştirmekle kalmaz; onun en sorunlu yanının (sabit cinsiyet ikilikleri) yanında, aynı metinde yatan feminist potansiyeli (temsil edilemez olana açıklık) da görünür kılar. Postmodern feminizmin Jung’a katkısı budur: ikiliği çözmek değil, ikiliğin dayandığı zemini oynatmak.

Aydınlanma ikilemi ve geleceğin feminizmleri

Rowland’ın bir başka boğuştuğu mesele, giderek eskiyen Aydınlanma paradigmasıdır. Feminizmin, bu entelektüel hareketin doğurduğu özgürlük ve özerklikten vazgeçemeyeceğini söyler; kadınların, tam da bu temelde uzun süre dışlandıkları için, sınırları belirli akıl yürütme gücüne sahip egoya hala ihtiyaç duyduğunu savunur.

Bu tutum onu ego-dışı akıl yürütme olanaklarına — Budizm, I Ching ya da Kabala gibi geleneklerin açtığı yollara — mesafeli kılar. Aydınlanma dışı özgürlük tasavvurlarını da pek hesaba katmaz. Oysa tam bu olanaklar, cinsiyet ve cinselliğe dair ikici olmayan (non-dualist) paradigmalar arayan ekofeminizmin gündemindedir. Hakkını vermek gerekir ki Rowland kitabını, geleceğin iki önemli hareketi olarak gördüğü ekofeminizm ve siberfeminizm üzerine bir notla kapatır.

Rowland’ın başarısını iki cümleyle özetlemek gerekirse:

  • Feministlere Jungcu fikirleri yeniden düşünme fırsatı sunar; Jung’u topyekün reddetmeden eleştirmenin mümkün olduğunu gösterir.
  • Jungculara ise cinsiyet konusunda daha dinamik, daha çağdaş kavrayışlara uyanma çağrısı yapar.

Leave a ReplyCancel reply