“…içedönük sezgisel de imgeden imgeye koşar, onlarla kendisi arasında hiçbir bağlantı kurmaksızın bilinçdışının bereketli rahminde her ihtimalin peşine düşer… İçedönük sezgisel kendi bedensel varoluşunun ya da bunun başkaları üzerindeki etkisinin az bilincindedir… İçedönük sezgi bilinçdışının kalıtsal a priori temellerinden ileri gelen imgeleri kavrar.” (Psikolojide Tipler, s. 416-417).
Yani içedönük sezgisel, kişisel deneyimle değil, kolektif bilinçdışının sembolik yapısıyla temas halindedir. O imgeleri “görür,” ama açıklayamaz; çünkü onlar henüz düşünceye çevrilmemiş anlam tohumlarıdır. Kısacası bu tanım, Ni’nin ampirik olmayan, zamansız, sembolik ve sezgisel bir bilgi biçimi olduğunu gösterir: bir tür içsel mitoloji üretim aygıtı.
“İçedönük sezgisel her şeyden çok nesne duyumunu bastırır ve bu onun bütün bilinçdışını çarpıtır… Bilinçdışı kişilik, en iyi şekilde, epey alt ve ilkel düzende dışadönük duyum tipi olarak tanımlanabilir… Nevrozun biçimi zorlanım nevrozudur; evham semptomları, duyu organlarının aşırı hassasiyeti ve belli kişilere ya da nesnelere zorlanımlı bağlar buna eşlik eder.” (Psikolojide Tipler, s. 419).
“Bilinçdışı kişiliğin alt düzeyde bir dışadönük duyum tipi” olarak tanımlanması, bastırılmış Se’nin gölgede kabuk değiştirerek ortaya çıkmasıdır. Bu durumda kişi, bilincinde duyumdan kopuk yaşarken, bilinçdışında duyumsal dürtülere esir olur. Jung’un “zorlanım nevrozu” ifadesi bu çelişkiyi anlatır: bastırılmış duyum geri döner, ama artık serbest bir deneyim olarak değil, saplantı biçiminde. Jung’un altını çizdiği şey şu: içedönük sezgi kendi iç dünyasında ne kadar yükselirse, bastırdığı Se o kadar ilkel biçimde; paranoyada, aşırı hassasiyette, fiziksel huzursuzlukta, geri döner. Kısaca, sezginin büyüsü bedenin terk edilmesiyle ödenen bir bedeldir.
Leave a ReplyCancel reply