“Başkasının, özellikle nüfuzlu birinin takdirini kazanmak için kendi yolundan pek dönmez.” (Psikolojide Tipler, s. 402).
Jung burada, bu tipin dış onayla ilişkisini neredeyse sıfır noktasına indirir: dışadönük düşünür “kaideye” bağlıdır, içedönük düşünürse kendi logosuna. “Başkasının, özellikle nüfuzlu birinin takdirini kazanmak için kendi yolundan dönmez” yani bir başkası tarafından “anlaşılmak” ya da “beğenilmek” onun için hedef değil, hatta çoğu zaman sıkıntıdır. Çünkü o, anlamın ölçüsünü başkalarının yargısında değil, kendi iç tutarlılığında bulur. Nüfuzlu biri ona fikir dayattığında, bunu düşünsel bir tehdit gibi algılar; otoriteye karşı pasif direnişi başlar. Yine de bu tutumun altında gurur değil, bir tür içsel zorunluluk vardır: düşüncesinin doğrudanlığı, onu dış etkilere karşı “inorganik” hale getirir. Başkalarının onayıyla düşüncesini eğip bükmek, onun için düşüncenin kendisine ihanet anlamına gelir.
“Problemlerini son haddine kadar düşündüğü için içinden çıkılmaz hale getirir, tereddütlerine ve vesveselerine sürekli sıkışıp kalır.” (Psikolojide Tipler, s. 402).
Her ihtimali, her çelişkiyi, her varsayımı hesaba katar; ama düşüncenin bu içsel dürüstlüğü, sonunda felce dönüşür. Çünkü hiçbir çözüm, içedönüğün aradığı mutlak tutarlılığa ulaşmaz. Zihin, kendi doğruluk idealinin rehinesi olur. Sonra ne olur? Tereddütler birbirini doğurur, analizler sonsuza açılır, ve her çıkış yolu bir başka kuşkuya bağlanır. Ama işin trajik güzelliği de burada: bu sonsuz vesvese, yüzeysel fikirlerin elenmesini sağlar. Her şeyin çöküp sadece özü kaldığı o noktada, bazen olağanüstü berrak bir kavrayış doğar: sadece ağır bir yalnızlık ve zihinsel enkazın içinden geçtikten sonra.
“Kendisi için anlaşılır olanın herkes için aynı derecede anlaşılır olamadığını kabul etmeye çok büyük zorlukla ikna olur.” (Psikolojide Tipler, s. 402).
Jung burada onun gizli kibirini değil, aslında bilişsel izolasyonunu tarif ediyor. İçedönük düşünür için fikir, bir iç zorunlulukla doğar; kendi zihinsel yasalarına göre öyle olmalıdır, başka türlü olamaz. O yüzden “herkesin” bunu anlamaması, ona saçma gelir: nasıl olur da bu kadar açık bir şey görünmez? İçedönük düşünürün en büyük sınavı, kendi anlam sisteminin başkaları için görünmez olduğunu fark etmektir. Bu farkındalık gelişmedikçe, o hem yanlış anlaşılmaktan yakınır hem de kimsenin anlamasına izin vermez.
“Kişisel ilişkilerinde çok az konuşur… Genellikle patavatsız davranır… Sıradan tanıdıkları onun düşüncesiz ve despot olduğunu düşünür. Ama ne kadar iyi tanınırsa yargılar o kadar onun lehine döner, en yakın arkadaşları onun içtenliğine çok değer verirler. Yabancılara huysuz, yanına yaklaşılmaz ve kibirli, kimi zaman da… somurtkan gelir.” (Psikolojide Tipler, s. 403).
O, duygularını dışa “yaymak” yerine içte yoğunlaştırır; sözlerini süzmez, yalnızca düşüncelerinin saf halini söyler. Bu da toplumun gözünde patavatsızlık, hatta kibir gibi görünür. Gerçekteyse kibir değil, içe dönük ekonomidir: kelimeleri harcamak istemez, çünkü onlar onun için düşüncenin enerji birimleridir. Ama dışadönük dünya bu sessizliği “soğukluk” olarak okur. Jung’un dediği gibi, onu tanıyan az sayıdaki kişi, bu kabuğun altında aslında derin bir içtenlik ve ilkesel sadakat bulur.
Leave a ReplyCancel reply