“Şimdi – kendini kovalayan, kendine av olmuş, kendi içini delen…”
Nietzsche’nin Zerdüşt’te kurduğu imge, insanın dış dünyayla olan basit çatışmasını aşar; burada yara dışarıdan gelen bir darbeyle değil, öznenin kendi iç hareketiyle açılır. “Kendini kovalayan, kendine av olmuş, kendi içini delen” figürü, insanın kendi üzerine kapanan bir güç alanına dönüştüğünü anlatır. Bu artık yalnızca saldırıya uğrayan bir beden ya da kişilik değildir; kendi itkilerinin, kendi iç gerilimlerinin ve kendi enerjisinin geri dönüp onu hedef aldığı bir varoluş biçimidir. Böylece avcı ile av arasındaki sınır kalkar. Öznenin kendisi, hem hareketi başlatan hem de yarayı alan taraftır.
Jung’un Dönüşüm Sembolleri‘nde bu pasajı yorumlayışı, bu iç yaralanmayı psikolojik bir mekanizmaya bağlar. Ona göre “ölümcül oklar” dışarıdan gelmez; dürtü, kendi karşı dürtüsüne dönüşür. Buradaki kritik nokta, enerjinin yok olmaması, yön değiştirmesidir. Libido dış dünyaya yönelmişken geri çekilir, içe döner ve kendi derinliğine saplanır. Bu geri dönüş basit bir iç gözlem değildir; daha çok bir içe çöküş, bir içe katlanmadır. Dürtü artık nesnesine ulaşamaz; bunun yerine kendisini yaralayan bir iç devinime dönüşür. Jung’un “kendi okuyla yaralanmak” dediği şey, tam da bu nedenle hem bir gerilim artışı hem de bir anlam kaymasıdır.
Bu sembolizmin en çarpıcı yönü, yaralanmanın aynı zamanda bir dönüşüm eşiği olmasıdır. Dışarıdan gelen bir müdahale olmaksızın, sistem kendi içinden kırılır ve yeniden kurulur. Odin’in kendini kurban etmesi ya da ouroboros’un kendini tüketmesi bu noktada benzer bir yapıyı temsil eder: yaşam, kendisini koruyarak değil, kendisine geri dönerek dönüşür. Kurban edilen şey dışsal bir unsur değil, sistemin kendi sürekliliğidir. Öznenin kendi sürecinin nesnesi haline gelmesi, tam da bu içsel kapanma anında gerçekleşir. Böylece özne artık sadece yaşayan değil, kendi yaşantısının maddesi haline gelen bir yapıdır.
Bu dönüşümün mantığı, dışarıdan eklenen yeni bir unsurda değil, mevcut yapının kendi üzerine katlanmasındadır. Kağıt katlandığında yeni bir madde ortaya çıkmaz; fakat ilişkiler değişir, uzak yüzeyler temas eder, daha önce aynı düzlemde olmayan noktalar birbirine bağlanır. Psikolojik ve simgesel dönüşüm de böyledir. İnsan değiştiğinde çoğu zaman başka bir şey eklenmiş olmaz; mevcut yapı, kendi iç gerilimi sayesinde yeni bir düzen kazanır. Fakat bu düzen, ilk halin aynısı değildir. Katlama bir iz bırakır. Geri dönüş mümkündür, ama tam simetri mümkün değildir.
Bu yüzden yara, yalnızca bir eksiklik ya da bozulma değil, aynı zamanda bir kayıt biçimidir. Öznenin içinden geçen çizgi, onun artık eski haliyle özdeş kalamayacağını gösterir. Katlanma, dönüşümün hem koşulu hem bedelidir. İçsel yaralanma, bir öznenin kendisini kaybetmesi değil, kendisini artık aynı şekilde taşıyamamasıdır. Bu kayma, bilincin kendi içine kapanmasıyla başlar; ama sonuçta yeni bir iç topografi üretir. İnsan, acıyı dışarıdan gelen bir felaket gibi yaşasa bile, sembolik düzeyde bu acı onun iç düzenini yeniden yazan bir işlemdir.
Sonuçta Nietzsche ve Jung’un aynı sahnede buluştuğu yer şudur: dönüşüm, öznenin dışına çıkan bir kurtuluş değil, öznenin kendi üzerine eğilmesiyle gerçekleşen riskli bir iç harekettir. Kahraman kendini bulduğunda, çoğu zaman bir zafer kazanmış olmaz; daha çok kendi en ağır yüküyle karşılaşır. Bu yük, kişinin “kendisi” olmasıdır. Kendi içini delen, kendi okuyla yaralanan, kendi üzerine kapanan varlık; artık eski bütünlüğüne dönemez. Ama tam da bu geri dönülmezlik sayesinde, yeni bir biçim mümkün olur. Yara, burada yalnızca yıkımın değil, şekil değiştirmenin adıdır.
“Bilge Zerdüşt!… En ağır yükü aramıştın; işte, kendini buldun – …”
Leave a ReplyCancel reply