Mitopoetik erkekler hareketi, 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında Amerika’da, özellikle Robert Bly’ın Demir John (1990) adlı kitabının büyük yankı uyandırmasıyla biçimlendi. Hareket, endüstriyel kapitalizmin ve modernliğin “gerçek erkekliği” tahrip ettiği fikrinden hareket ediyordu: Babalar tarladan fabrikaya, oradan ofise kaymıştı; oğullar arkaik, köklü bir erkek imgesiyle hiçbir zaman buluşamamıştı. Orman kampları, davul ritüelleri, ağıt törenleri — hareket dağılmış “kabile bilgeliğini” yeniden çağırmaya çalışıyordu. Mitoloji, Jungcu arketip teorisi ve şiir, bu çabanın entelektüel taşıyıcıları oldu.
Jungcu analist James Hollis bu hareketle hem hemfikir hem mesafeli biri olarak yazdı Satürn’ün Gölgesinde‘yi (1994). Erkek acısına verilen pop-psikoloji yanıtlarına kuşkuyla yaklaşıyor, ama acının kendisini ciddiye alıyordu. Kitap, orman kamplarının kalıcı bir şey değiştiremeyeceği kanaatiyle başlar ve değişimin tek gerçek alanının bireysel ruh olduğu yargısıyla biter. Bu yüzden mitopoetik hareketin bir ürünü olmaktan çok, o hareketin sınırlarını içeriden gören bir metin olarak okunabilir.
Neden Satürn?
Hollis’in seçtiği mitolojik çerçeve tesadüf değil. Kronos-Satürn, kendi çocuklarını yiyen bir tanrıdır — güçten değil, güçsüzlüğün yarattığı korkudan. Kendi tahtına el koyduğu gibi, yerine geçecek olanın da tehdit olduğunu sezdiği için yok etmek ister. Hollis bu imgede modern erkeklik kültürünün tam bir portresini görür: Büyütüp geliştirmesi gerekenin üzerine kapanan, salt kendi sürekliliğini güvenceye almak için ruhları tüketen bir sistem.
“Saturnian legacy” —Satürn mirası— terimi üç somut baskı biçimine karşılık gelir: iş, savaş ve kaygı. Bu üçü, Hollis’in kendi babasında ve kuşağında gördüğü şeydir: Montaj hattında çalışan, hafta sonları kömür kürekleyen, hiçbir zaman kendisi için yaşamayan bir adam. Oğul onu küçümsemez, tersine sever ve ona derin bir saygı duyar. Ama şunu da fark eder: Bu fedakarlık babaya hizmet etmemiştir. Ve bu anın farkındalığı, kitabın duygusal eksenini oluşturur.
Hollis burada önemli bir ayrım yapar: Patriarka güçten değil, güçsüzlüğün telafisinden doğar. Erkekler fallik semboller inşa ediyorlarsa —gökdelenler, roketler, erk göstergeleri— bu bir fazlalığın değil bir yokluğun işaretidir. Eugene Monick’ten devraldığı bu tez, “güç kompleksi”ni kilidin kendisi değil, esas sorunun üzerini örten bir mekanizma olarak konumlandırır.
Anne Kompleksinin Anatomisi
Kitabın teorik ağırlığının büyük bölümü anne kompleksine ayrılmıştır. Hollis bunu klasik Jungcu biçimde üç düzeyde ele alır: kişisel anne, arketipik anne ve erkeğin yaşam gücüyle kurduğu genel ilişkinin biçimlendiği zemin olarak annelik. Bu üç düzey iç içe geçer ve birbirinden ayırt edilmesi psişik gelişimin ön koşuludur.
Hollis’in asıl analitik iddiası şudur: Bir erkek ne kadar az annesiyle yüzleşmişse, anne imagosunu o kadar dışarıdaki kadınlara yansıtır. Ve bu yansıtma iki zıt biçim alabilir: Kadını anneleştirmek —yani koşulsuz bakım talep etmek— ya da onu denetim altına almak —yani içsel karşılanmamışlığın ürettiği korkudan gelen bir savunma.
İki yaralanma biçimi tanımlar: overwhelment (annenin psikolojik tecavüzü, çocuğun sınırlarını istila etmesi) ve abandonment (duygusal yokluk, erken terk). Her ikisi de aynı varoluşsal kalıbı üretir: “Eğer daha iyi olsaydım, ihtiyaç duyduğumu alırdım.” Yetişkin erkeğin ilişkilerinde kronik olarak ortaya çıkan bu inanç, bireyin kendi değersizliğini kanıtlamak için nesnel koşulları sürekli yeniden ürettiği bir döngüye yol açar.
Burada Hollis’in klinisyenliği teorisyenliğini geçer. Joseph’in vakası bunu açık eder: Annesi sekiz yaşındayken bir arabaya binip gitmiş, bir daha geri dönmemis olan bu adam, yıllar sonra evli bir yetişkin olarak eşini sıradışı kanıtlara dayanarak sürekli ihanete sürüklemiş imgesiyle görür. Düğün yıldönümünde, oda servisi geldiğinde eşinin garsona bakmış olması bile yeterlidir. Hollis bunu şöyle çerçeveler: Psişe bazen “Daha önce buraya geldim” der. Geçmiş ile şimdi arasındaki rasyonel mesafeyi ortadan kaldırır.
Yaralanma: Zorunlu ve Dönüştürücü Olan
Hollis’in en paradoksal tezi şudur: Erkeklerin yaralanması gerekir. Ama bu, acının övülmesi değildir. Ayrım şuradadır: Geleneksel geçiş ritüellerinde yara dönüştürücüdür — bağlamı vardır, topluluğun tanıklığı vardır, sembolik bir anlam taşır. Modern kültürde ise yara dönüşümsüzdür: Anlamsız, yalnız ve tekrar eden bir sersemletme olarak kalır.
Hollis geçiş ritüelinin altı aşamasını —ayrılma, ölüm, yeniden doğuş, öğretiler, sınav, dönüş— antropolojik kaynaklardan derlediği biçimiyle aktarır ve şunu saptar: Bu yapı kültürel çeşitlilik içinde evrensel bir örüntü taşır, dolayısıyla arketipiktir. Bilinçdışından kaynaklanır. Ve tam da bu nedenle yok edilemez; ancak yer altına itilir. Yitip gittiği sandığı yer altından —bireyin rüyalarında, kompulsiyonlarında, açıklanamaz krizlerinde— yeniden yüzeye çıkar.
Norman’ın rüyası bunun güçlü bir örneğidir. Yirmi sekiz yaşında, annesinin evinden çıkamamış olan bu genç adamın rüyasında dişi dökülüyor. Hollis, erkek geçiş ritüellerinde diş çıkarmanın sembolik bir fedakarlık —anne dünyasına olan bağımlılığın sona ermesinin işareti— olduğunu hatırlatır. Adam bunu bilinçli olarak bilmiyor. Ama psişesi biliyor. Arketip, kültürel bağlamı olmadığında bile işliyor — yalnızca tamamlanmadan, dönüşüm olmadan işliyor.
Baba Yokluğunun Mirası
Kitabın dördüncü bölümü “baba açlığı”nı ele alır ve Hollis burada mitopoetik hareketle en yakın durduğu noktaya ulaşır. Ama bir farkla: Hareketin nostaljisini paylaşmaz. “Gerçek erkekliği” geri kazanmak değil, baba imagosunu içeriden etkinleştirmek meselesidir bu.
Baba iki arketipik işlev taşır: anneden bağımsızlaşmayı mümkün kılan üçüncü nokta olmak, ve dış dünyayla mücadelenin —korkuyla yüzleşmenin, düşmenin ve ayağa kalkmanın— nasıl görüneceğini modellemek. Baba yoksa ya da yalnızca kendi yarasını taşıyarak varsa, oğul bu içsel modeli oluşturamaz. Boşluğu ideolojilerle, karizmatik figürlerle, kurumlarla doldurur. Hollis Hitler ile Kennedy hayranlığını aynı dinamiğin farklı biçimleri olarak okur: Her ikisi de etkinleştirilmemiş bir iç erkeğin dışarıya yansıtılmasıdır.
Negatif baba kompleksi, ruhun üzerine kapanan karanlık bir gölgedir. Hollis bunu bireysel patoloji değil, nesiller boyunca aktarılan yara olarak okur. Satürn’ün mirası budur: Babadan oğula aktarılan, artık kişisel olmaktan çıkmış, kolektif bir yara.
“Sebep-sonuç zinciri, endüstriyel ve kentli insanın ortaya çıkışına kadar uzanır.”
Feminist Bir Okuma İçin Notlar
Hollis kitabı boyunca bir öz-farkındalık performansı sergiler: Kadınları suçlamak niyetinde olmadığını defalarca söyler, feminist hareketin erkeklere de ayna tuttuğunu kabul eder, patriarkayı doğal değil icat edilmiş bir sistem olarak tanımlar. Bu, mitopoetik hareketin büyük bölümüne kıyasla daha dikkatli bir konumdur.
Ama sonuçta Hollis erkeklerin kadınlara yaptığını büyük ölçüde anne kompleksinin projeksiyon dinamiğine bağlar. Bu, sistematik şiddeti bireysel psikopatolojiye, yapısal bir sorunu içsel bir meseleye dönüştürür. “Erkekler kadınları kontrol ediyor çünkü anneyi korkutucu buluyor” analizi yanlış değildir, ama yetersizdir: Neden bu korku somut ve ölümcül bir güç yapısına dönüşüyor? Bilinçdışı dinamikler neden tarihsel ve maddi koşullarla ağırlıklı olarak bu biçimde temas kuruyor?
Hollis’in patriarka tanımı —iç güçsüzlüğün telafisi— psikolojik olarak anlamlıdır. Ama bu tanım, patriarkayı sanki bireysel tedaviyle çözülebilecek bir kolektif nevrozmuş gibi çerçeveler. Oysa ataerki, korkudan arındırılmış erkeklerin inşa ettiği kurumlar olmaya devam eder. Yarayı taşıyan ile yarayı aktaran arasındaki mesuliyeti ayırt etmek, Hollis’in metnin ağırlıklı olarak atladığı analitik adımdır.
Bir başka körlük: Kitap evrensel bir “erkek psişesi”nden söz eder; bu psişe özünde hetero, orta sınıf, Batılı bir deneyimden damıtılmıştır. Sınıf, ırk, cinsel yönelim bu yapıyı farklılaştırdığında ne olur?
Yine de Neden Okunmalı?
Tüm bu sınırlarına rağmen Satürn’ün Gölgesinde, analitik psikoloji ile erkeklik politikası arasında gerçekten düşünen az sayıdaki metinden biridir. Hollis’in en güçlü katkısı şu soruyu sormasıdır: Erkeklerin yarattığı acı neyin sonucu? Ve bunu “kötülük” ya da “ayrıcalık” olarak değil, yönetilmemiş iç dinamiklerin dışa vurumu olarak ele alması, hem daha karmaşık hem daha işlevsel bir analitik çerçeve sunar.
Feminist teorinin uzun süredir söylediği şeyi farklı bir dilden doğrular: Ataerki yalnızca kadınları ezmez, erkekleri de biçimlendirir. Farkı şuradadır — Hollis bu biçimlenmeyi kurbanlaştırma değil, bilinçsizlik olarak okur. Ve bu bilinçsizlik, dönüştürülmediğinde, en yakındakilere yük olur.
Leave a ReplyCancel reply