“Nitekim Nietzsche’nin kavramları bizi üçüncü ve dördüncü psikolojik tiplerin ilkelerine götürür, aklî (düşünen ve hisseden) tiplerin tersine bunlara “estetik” tipler denebilir. Bunlar sezgi ve duyum tipleridir.” — Carl Gustav Jung, Psikolojide Tipler
“Dionysosçu tragedyanın bir sonraki etkisi de budur, devlet ve toplum, genel olarak insan ve insan arasındaki uçurumlar, doğanın yüreğine geri götüren aşırı güçlü bir birlik duygusu içinde gözden yitmektedir. Yaşamın, şeylerin temelinde, görünüşlerin tüm değişimine karşın sarsılmaz derecede güçlü ve zevkli olduğu yolundaki metafizik avuntu -burada değindiğim gibi, her gerçek tragedya bu avuntuyla gönderir bizi evimize; bu avuntu, canlı canlı bir netlikle satir korosu olarak, adeta her uygarlığın ardında da yok edilemez bir biçimde yaşayan ve kuşakların ve halklar tarihinin tüm değişimine karşın sonsuza dek hep aynı kalan doğa varlıklarının korosu olarak görünür. Bu koroyla avunur ince duygulu ve en narin ve en ağır acıları çekme yeteneğinin tek sahibi olan, sözümona dünya tarihinin korkunç kıyım işlerinin ortasına ve doğanın zalimliğine keskin bir bakışla bakmış olan ve istenci Budacı bir tarzda yadsımayı özleme tehlikesiyle karşı karşıya olan Helen. Sanat kurtarır onu, ve sanat aracılığıyla kazanır kendisine onu yaşam. Dionysosçu durumun cezbesi, varoluşun bildik kısıtlama ve sınırlarını yok edişiyle, kendi süresi içinde, kişisel olarak geçmişte yaşantılanmış olan her şeyin içinde kaybolduğu, bir kayıtsızlık unsuru içerir.”
Dionysosçu esrimenin bu tasviri, sezgisel bilişin işleyişine doğrudan temas eden bir düşünsel alan açar. Çünkü burada betimlenen “birlik duygusu”, bireysel sınırların çözülmesi ve görünüşlerin ardında değişmeyen bir özü sezme hareketi, tam da sezgiyi (intuition) tanımlayan işlemdir. Sezgi, tek tek görüngülerin ardındaki sürekliliği, değişen biçimlerin içindeki ilişkisel örüntüyü kavrar; Dionysosçu trans da tam bu noktada, fenomenlerin yüzeyinden geri çekilip onların arkasındaki “yaşamın sarsılmaz gücünü” doğrudan hissetme kapasitesidir. Satir korosunun “tüm uygarlıkların arkasında değişmeden kalan doğa varlığı” olarak belirmesi, sezgisel zihnin tarihsel çokluğun arkasında bir tür ontolojik tekillik algılamasına benzer: çeşitliliğin içinde tek bir titreşim, tek bir akış. Helen’i nihilizme kayma tehlikesinden kurtaran da budur—sezgi, varoluşun parçalı ve acı dolu tezahürlerine rağmen, onların ardındaki anlam-örgüsünü, yaşamın kendi içsel zorunluluğunu sezdirir. Böylece Dionysos’un sınır eriten deneyimi, sezginin derin yapısıyla birleşir: ilişkisel bütünlük, fenomenlerin gerisindeki yapı ve çokluğu tek bir ritme indirgeyen içsel görüş. Bu bağlamda, Dionysosçu durum sezginin en arkaik, en ilkelleşmiş biçimi olarak görünür: kavramsal analizden önce gelen, varlığın yapısına doğrudan temas eden bir içsel görme.
“Dionysosçu müzisyen, hiçbir imge olmadan tamamen ilk-acının kendisidir ve onun ilk-yankılanışıdır.”
Dionysosçu müzisyenin “hiçbir imge olmadan ilk-acının kendisi” oluşu, sezgisel bilginin doğasıyla doğrudan örtüşür. Burada müzisyen, fenomenlerin temsil düzeyine hiç uğramadan, varoluşun çıplak gerilimine, yani henüz adlandırılmamış, kavramsallaştırılmamış, işlenmemiş ham ilişkiselliğe temas eder. Bu temas, duyuların taşıdığı içeriklerden değil, onların ardındaki yönelimlerden doğar. İmge yoktur çünkü imge, araya Apolloncu bir mesafe koyar; oysa Dionysosçu sezgi, şeylerin birbirine bağlanışındaki titreşimi doğrudan içselleştirir. Bu nedenle müzisyen, acının betimlemesini yapmaz; acının kendisinin yapısal ritmini, gerilim–çözülme döngüsünü, varoluşun kendi iç dizilimini duyar ve bundan ses çıkarır. Intuition burada, nesnenin “ne olduğundan” çok, onun nasıl aktığına odaklanır: nedensellikler, korelasyonlar, içsel zorunluluklar, gizli yönelimler. Dionysosçu müzikal sezgi, imgeye dayalı temsilin ötesine geçerek, varlığın kendi hareketini yakalayan bir bilinç biçimine dönüşür; böylece duyulan şey, bir melodiden çok bir içsel zorunluluğun yankısıdır.
“…Apolloncu kesinliği ve açıklığıyla şaşırtır bizi; öyle ki, onların özlerinin en içteki temelini gördüğümüz sanısına kapılır, temele inen yolun bu kadar kısa oluşuna da şaşırırız biraz.”
Apolloncu kesinlik, duyusal algının (sensing) hakikat tarzını andırır: Nesnenin özü, ona adım adım yaklaşarak değil, zaten gözümüzün önünde apaçık duran düzenliliği içinde kavranır. Sanki gerçekliğin katmanları yokmuş gibi görünür; çünkü duyusal izlenim, kendi başına bir “temel” izlenimi yaratır. Biçim, kontur, sınır ve ölçü, şeyin ne olduğuna ilişkin neredeyse hazzımsız bir açıklık sağlar. Bu nedenle Apolloncu görüntü karşısında duyduğumuz şaşkınlık, duyuların sunduğu dünyanın şaşırtıcı yakınlığı ve pürüzsüzlüğünden gelir: Yol gerçekten kısadır; zira araya hiçbir simge, hiçbir yorumlama, hiçbir karanlık vurgu girmez. Sensing, görünüşün düzenini olduğu gibi teslim alır; Apollon’un berrak dünyasında öz, zaten yüzeydedir.
“Dionysosçu sanat bizi var olmanın bengi hazzına ikna etmek ister: ancak bu hazzı görünüşlerde değil, görünüşlerin ardında aramalıyızdır.”
Dionysosçu sanatın “var olmanın bengi hazzına” yönelten itkisi, sezginin çalışma biçimiyle neredeyse birebir örtüşür: burada hakikat, görünen biçimlerde değil, onların ardındaki ilişkisel dokuda açığa çıkar. Sezgi, fenomenleri tek tek nesneler olarak almaz; onların gerisinde titreşen nedensel, sembolik ve varoluşsal bağları bir bütün olarak kavrar. Dionysosçu esrime de tam bunu yapar: görünüşün çerçevesini çözer, biçimlerin katılığını eritir ve özsel bağlantıları çıplak hale getirir. Böylece “haz” duyusal bir yüzeyin parıltısı olmaktan çıkar; varlığın altında işleyen birlik ilkesinin, çokluğun altındaki akışın doğrudan hissedilmesine dönüşür. Sezgi, tıpkı Dionysosçu sanat gibi, görüneni parçalayarak değil, görünenin ardındaki dinamizmi işiterek hakikate yaklaşır.
“Apollon’un kendisi de, tavırlarından ve bakışlarından “görünüş”ün tüm zevki ve bilgeliğinin, güzelliğiyle birlikte bize hitap ettiği, principii individuationis’in yüce tanrısal imgesi olarak tanımlanabilir.”
Apollon’un “principii individuationis” olarak tanımlanan bu tanrısal imgesi, Sensing’in dünyayı kavrama biçimiyle örtüşür: Apollon’un bakışı, duyulur olanın sınırlarını koruyan, görünüşün belirginliğini ve formun açıklığını kutsayan bir bilinç kipidir. Sensing de deneyimi, önce biçimlerin, konturların, ayrımların ve düzenli bir dış dünyanın güvenli çerçevesi içinde alır. Nesnenin kendisi, olduğu yerde; ışığın vurduğu yüzey, tam göründüğü gibi; dünyanın maddi düzeni, kendi kendine yeter biçimde ortadadır. Apollon’un güzelliği bu yüzden Sensing’in epistemik sezgisini yansıtır: görünüşteki bilgeliği, şeylerin “burada ve şimdi”lik netliğini, duyu verisinin sadeliğini ve sınırlılık içindeki anlamı. Apolloncu bakış, Sensing’in temel işlevi gibi, dünyayı soyut çalkantılarla değil, formun kendisiyle düşünür; bireyleştirici sınırların verdiği berraklık, duyusal dünyanın istikrarını bilgi için başlangıç noktası kılar. Bu yüzden Apollon, Sensing’in kutsal alegorisi gibi görünür: sınır koyan, belirginleştiren ve görünenin düzeninde hikmet bulan ilke.
“Apollon, yüce tavırlarıyla, tüm bir acı çekme dünyasının, bununla bireyin kurtarıcı vizyonu üretmeye zorlanması ve sonra bunu seyretmeye dalarak, sallanan kayığında, denizin ortasında sakin sakin oturması için gerekli olduğunu gösterir bize.”
Apollon’un “acı çekme dünyasından bir kurtarıcı vizyon üretme” hareketi, duyusallığın özündeki dinginlik ve somutlukla birleştiğinde, Duyusal’ın işleyişini neredeyse modelleyen bir sahne ortaya çıkar. Duyusal bilinç, tıpkı Apollon’un sallanan kayığında oturması gibi, varoluşun dalgalarını doğrudan temasla, yüzeydeki titreşimleri tek tek izleyerek karşılar. Duyusal, acının soyut anlamına değil, acının şekline, ritmine, beden üzerindeki dağılımına, yani somut fenomenin düzenine odaklanır. Bu nedenle Apollon’un vizyonu, Duyusal’ın doğal tavrına benzer: görünümler arasındaki kararlılığı bulmak, değişen akışın içinde tutarlı bir form yakalamak ve tam da bu form üzerinden içsel dayanıklılığı kurmak. Acı çekme dünyası karşısında bile “sakin oturabilme” yetisi, Duyusal’ın maddi dünyanın istikrarına yaslanan, hissedilen gerçekliği bir çapa gibi kullanan algısının mitolojik bir karşılığı haline gelir.
“Dionysosçu insanın Hamlet’le benzer bir yönü vardır: ikisi de şeylerin özüne gerçek bir bakış atmış, onları tanımışlardır, ve eyleme geçmek onları tiksindirmektedir; çünkü eylemleri şeylerin bengi özünü değiştiremeyecektir, zıvanadan çıkmış dünyayı yeniden düzenleme işinin kendilerinden beklenmesini gülünç ya da utanç verici bulmaktadırlar. Bilgi eylemi öldürür, yanılsama yoluyla gizlenmiş olmak eyleme dahildir – budur Hamlet’in öğretisi, çok fazla düşünseme yüzünden, adeta olanakların aşırı bolluğu yüzünden eyleme geçemeyen, düş gören Hans’ın kelepir bilgeliği değil; düşünsemek değil, hayır! – hakiki bilgi, korkunç hakikati kavrayış, eyleme dürten her türlü güdüden üstün gelir, hem Hamlet’te, hem de Dionysosçu insanda.”
Nietzsche’nin bu pasajındaki Hamlet ile Dionysosçu insan arasındaki ortaklık, sezgisel bilginin yıkıcı berraklığıyla doğrudan ilişkilidir. Burada kastedilen, deneyime parçalı anlamlar yükleyen aklın analitik faaliyeti değil; dünyayı bütünsel, dolaysız ve çıplak ilişkiler ağı içinde kavrayan sezgi’dir. Bu sezgisel kavrayış, görünüşlerin ardındaki temel yapıyı —şeylerin “bengi özünü”— bir anda, yoğun ve bütün olarak açar. Böyle bir kavrayışın sonucu, eylemi doğal olarak askıya almaktır; çünkü sezgisel, tüm olası hareketlerin aynı yapısal zorunluluk içinde tekrar edeceğini, bireysel çabanın kozmik düzeni dönüştürmeyeceğini görür. Bu nedenle Dionysosçu insan da Hamlet gibi, eylemin kıymetini değil, eylemin ontolojik sınırlarını sezer: hareket, ancak yanılsamanın sürdürülmesiyle mümkündür; sezgisel içgörü ise yanılsamayı çözerek eylemin temel güdüsünü dağıtır. Sezgi böylece burada, hem derin bilginin hem de trajik bilincin kaynağı olarak iş görür: dünyayı değiştirme isteğini değil, dünyayı olduğu gibi görme zorunluluğunu dayatır.
(Apollon hakkında) “Burada hiçbir şey çileciliği, maneviyatı ve ödevi anımsatmaz: burada yalnızca zevk ve sefa, coşku ve sevinç içinde sürdürülen bir varoluş konuşur bizimle; mevcut olan ne varsa, iyi kötü demeden tanrılaştırılmıştır bu varoluşta. Böylece, bakan kişi, yaşamın bu fantastik taşkınlığı karşısında adamakıllı etkilenmiş bir halde durur, kabına sığmayan bu insanların, hangi sihirli içkiyi içerek yaşamın tadına varmış olabileceklerini sorar kendine, öyle ki nereye baksalar Helena, yani kendi varoluşlarının “tatlı bir kösnüllük içinde süzülen” ideal imgesi gülmektedir onlara.”
Nietzsche’nin Apolloncu tasavvurunda betimlenen bu “zevk ve sefa içinde sürüp giden varoluş”, duyusal işlevle (sensing) doğrudan örtüşen bir bilinç kipine işaret eder: burada gerçeklik, soyut anlamlara değil, görünen dünyanın taşkın, maddi, duyumsanabilir bolluğuna dayanır. Apolloncu insanın yaşama bakışı, duyuların sunduğu form, sınır ve güzelliğin kendisine güvenmesidir; iyi-kötü ayrımı bile duyusal görünüşün cazibesi içinde yumuşar, çünkü Duyusal’ın temel itkisi “şu anda var olanın tadını çıkarmak”, fenomenin kendi parlaklığına teslim olmaktır. Helena’nın her yerde gülümseyen imgesi, duyusal bilincin dünyanın yüzeyinde bulduğu estetik tatmini temsil eder: şeylerin anlamı, onlar tam da oldukları gibi göründükleri için yeterlidir. Böylece Apolloncu sefa, duyusal işlevin “mevcudun biçimini, tonunu, dokusunu” ilke yapan yaklaşımının mitolojik bir yansımasına dönüşür.
Leave a ReplyCancel reply