“Era” Nedir?
“Era” kelimesi ilginç bir seçim. “Villain oldum” ya da “artık villain’im” demiyor bu ifade. “Eramdayım” diyor — bir dönem, bir evre, geçici ve bilinçli olarak girilen bir hal. Bu geçicilik tesadüf değil. Kalıcı bir kimlik iddiası değil bu; daha çok bir kostümü bilinçli olarak giyip çıkarmak gibi. “Şu an bu rolü oynuyorum” diyor, “şu an bu arketiple dans ediyorum.”
Peki neden bu kadar yankı uyandırdı? Neden bu kadar çok kadın bu ifadeye “evet, ben de” dedi?
Bu soruyu cevaplamak için önce Jung’un gölge kavramına, sonra kadının gölgeyle tarihsel ilişkisine bakmak gerekiyor.
Jung’da Gölge
Carl Gustav Jung’a göre psike, bilinç ve bilinçdışından oluşur. Bilinç, ego tarafından yönetilen, gündelik hayatta “ben” dediğimiz kısımdır. Bilinçdışı ise çok daha geniş ve karanlık bir alan — içinde arketipleri, kompleksleri, bastırılmış içerikleri barındırır.
Gölge, bu bilinçdışı alanın en önemli figürlerinden biridir. Basitçe söylemek gerekirse gölge, egonun kabul etmediği, “ben değilim” dediği her şeydir. Öfke, kıskançlık, hırs, yıkıcılık, bencillik — toplumun “kötü” saydığı, kişinin utandığı, bastırdığı tüm içerikler gölgede birikir.
Ama Jung için gölge salt negatif değildir. Gölge aynı zamanda ham enerji, yaratıcı güç, bastırılmış potansiyel taşır. Bastırılan sadece “kötü” olan değil, toplumun kabul etmediği her şeydir — ve toplumun kabul etmediği şeyler kişiden kişiye, gruptan gruba, cinsiyetten cinsiyete değişir.
Jung’a göre psikolojik olgunlaşmanın — bireyleşme sürecinin — en kritik adımlarından biri gölgeyle yüzleşmektir. Gölgeyi bastırmak onu yok etmez; tersine güçlendirir, bilinçdışında biriktirir ve eninde sonunda kontrol dışı biçimlerde dışa vurmasına neden olur. Entegrasyon ise farklı bir harekettir: gölgeyi görmek, tanımak, onunla bilinçli bir ilişki kurmak. Gölgeyle özdeşleşmek değil — “ben tamamen karanlığım” demek de bir tuzaktır — ama onu inkâr etmemek.
Burada kritik bir ayrım var: gölgeyi oynamak ile gölgeyle özdeşleşmek arasındaki mesafe. Birincisi bilinçli, ikincisi bilinçsiz. Birincisinde ego sağlam kalır ve gölgeyle dans eder; ikincisinde ego gölge tarafından yutulur. Villain era, tam da bu ayrımın üzerinde duruyor.
Kadının “İyi” Olma Zorunluluğu
Gölge evrensel bir psişik yapıdır — ama içeriği evrensel değildir. Neyin bastırıldığı, neyin “kabul edilemez” sayıldığı tarihsel, kültürel ve cinsiyete dayalı bir meseledir.
Kadının gölgesi erkekten farklı biçimde şekillenmiştir — çünkü kadından beklenen kimlik farklıdır. Batı kültüründe ve onun uzantılarında kadınlık normu tarihsel olarak şu kavramlar etrafında örülmüştür: bakım, fedakârlık, uzlaşma, şefkat, itidal, sabır. Kadın iyi annedir, iyi eştir, iyi kızdır, iyi arkadaştır. Başkalarının ihtiyaçlarını önce koyar, öfkesini yutunur, sınırlarını siler, “zor” olmaktan kaçınır.
Bu norm psikanalitik gelenekte de yeniden üretilmiştir. Freud’un histeri tanımından Jung’un anima kavramına kadar kadın psikesi, erkeğin iç dünyasına hizmet eden bir ayna olarak konumlandırılmıştır. Feminist teorisyenler — Luce Irigaray’dan Judith Butler’a — bu yapıyı defalarca göstermiştir: kadın özne olarak değil, erkeğin özneliğini tamamlayan nesne olarak tanımlanmıştır.
Bu normun gölgeye yansıması şudur: kadının gölgesi özellikle yoğun ve özellikle bastırılmıştır. Çünkü kadından beklenen persona — bakıcı, yumuşak, uysal — çok daha az “karanlık” içeriğe izin verir. Öfke kabul edilemez. Hırs tehditkârdır. Sınır koymak bencilliktir. Yıkıcılık ise patolojidir — hysteria, borderline, “crazy ex.”
Tarih boyunca kadının gölgesi cadı, büyücü, femme fatale, şeytan kadın figürlerine yansıtılmıştır. Bu figürler toplumun kadının bilinçdışına attığı içeriklerin dışavurumudur — ve korkulmuştur, yakılmıştır, silinmiştir. Kadının kendi gölgesiyle ilişkisi bu şiddetli tarihten bağımsız değildir.
Bir Gölge Hareketi Olarak Villain Era
Villain era bu bağlamda okunduğunda çok daha derin bir anlam kazanıyor.
“Villain eramdayım” diyen kadın, tarihsel olarak bastırılmış olan o içeriklere — öfkeye, hırsa, sınır koymaya, “zor” olmaya, kendi çıkarını öncelemeye — bilinçli olarak yaklaşıyor. Bunları inkâr etmiyor, utanmıyor, patoloji olarak etiketlemiyor. Aksine, bunları bir kimlik olarak, hatta bir güç kaynağı olarak sahipleniyor.
Jungian açıdan bu sağlıklı bir gölge hareketidir. Bastırma yerine görme, kaçınma yerine dans etme. Ego sağlam kalıyor — çünkü “era” kelimesi bunu garanti ediyor. “Ben villain’im” demiyor; “villain eramdayım” diyor. Gölgeyle özdeşleşmiyor, gölgeyle oynuyor.
Ve bu oyunun feminist boyutu şudur: villain era, kadının iyi olma zorunluluğuna doğrudan meydan okuyor. “Sizin için iyi olmak zorunda değilim” diyor. “Benim sınırlarım, benim öfkem, benim hırsım var” diyor. Bu bir kimlik reddi değil, bir norm reddi.
Villain era ayrıca kolektif bir jest olması bakımından da önemli. Bir kadın değil, milyonlarca kadın aynı anda bu ifadeyi kullanıyor. Bu, bastırılmış gölgenin kolektif bilinçdışında ne kadar biriktiğini gösteriyor. Bir baraj kapağının aralanması gibi — bireysel değil, arketipik bir hareket.
Performans ve Sınır
Ama burada durmak ve sormak gerekiyor: neden “era”?
Eğer villain olmak — öfkeli olmak, sınır koymak, kendi çıkarını öncelemek — bu kadar meşruysa, neden kalıcı değil? Neden bir dönem, bir kostüm, geçici bir hal olarak çerçeveleniyor?
Burada iki farklı okuma mümkün.
Birinci okuma: “era” çerçevesi bir savunma mekanizması. Toplumun kadına yönelik normları hala çok güçlü. “Villain eramdayım” demek, “ama bu ben değilim, bu geçici” güvencesini de taşıyor. Gölgeyle dans ediyorum ama ego sağlam — bu mesajı hem kendine hem de çevreye vermiş oluyor kadın. Bu bir özgürleşme jesti, ama sınırları belirlenmiş, güvenli bir özgürleşme.
İkinci okuma: “era” çerçevesi aslında Jungian bireyleşme sürecinin doğasını yansıtıyor. Gölge entegrasyonu zaten ani ve kalıcı bir dönüşüm değildir — döngüsel, katmanlı, tekrarlayan bir süreçtir. Her “era” gölgeyle bir temas noktasıdır; entegrasyon bu temas noktalarının birikmesiyle gerçekleşir.
Her iki okuma da doğru olabilir.
Leave a ReplyCancel reply