Jung’da Dışadönük Duyum: Se’nin Parlak ve Yıkıcı Yüzü

“Başka hiçbir insan tipi gerçekçilikte dışadönük duyum tipinin dengi olamaz. Onun nesnel olgular duyusu olağanüstü gelişkindir… Hayli gelişmiş gerçeklik duyusuna akliliğin işareti diye bakıldığı için, böyle insanlara çok akli diye saygı gösterilir… Bu tipin amacı somut keyiftir ve ahlakı da buna göre yönlendirilir… Bu asla o kişinin tensel ya da kaba olduğu anlamına gelmez, zira duyumları her ne kadar soyut olacak olsa da, somut duyum ilkesinden hiç sapmadan, estetik saflığın en ince perdesine kadar duyumunu farklılaştırabilir.” (Psikolojide Tipler, s. 381-382).

Aslında “gerçekliğin çıplaklığına karşı tam teslimiyet”in neye benzediğini çözümlemiş oluyor. Jung. Bu tipin dünyayı algılayışı, düşünce ya da sezgiyle araya perde koymadan, doğrudan nesnelerin kendi varlıklarıyla temas kurmak üzerine kurulu. Yani şu anda var olan şeyin hakikatine en yakın algı biçimi. “Somut keyif” kısmı genellikle yanlış anlaşılır. Jung’un kastettiği şey hedonizm değil; nesneyle kurulan bağın duyusal yoğunluğu. Bu insan tipi güzellik, tat, dokunma, hareket, ışık, doku gibi somut niteliklerin kendisinde bir “anlam” bulur. Düşünceyle değil, deneyimin varlığıyla yaşar. Onun “ahlakı” bile soyut ilkelerden değil, doğrudan yaşanmış gerçeklikten çıkar. “İyidir çünkü hissediyorum” der, “doğrudur çünkü oluyor.”. Jung’un “estetik saflığın en ince perdesine kadar” ifadesi, Se’nin kaba duyumla sınırlı olmadığını da hatırlatır. Bu tip ister bir ressam, ister bir atlet olsun, gerçekliği rafine duyusal farklarla algılama yeteneğine sahiptir. Duyum onlar için sadece tensel değil, aynı zamanda estetik bir idraktir. Yani dış dünya, fikir değil, dokunulabilir bir müzik gibidir. 

“Ortama uygun tarzda giyinir, arkadaşları için bol içkili iyi bir sofra kurar, onlara kendilerini çok önemli hissettirir ya da en azından ince zevkinin onlardan birkaç talepte bulunma hakkını kendisine verdiğini anlamalarını sağlar.” (Psikolojide Tipler, s. 383).

Jung, dışadönük duyum tipinin yalnızca nesnel gerçekliğe değil, sosyal ve estetik gerçekliğe de nasıl uyum sağladığını anlatıyor. Bu tip insan, çevresine uyum sağlayarak hükmeder. Giyimi, sofrası, ses tonu, hatta mimikleri bile ortama göre “ayarlanmış” olur; çünkü Se, dünyayı beden aracılığıyla okur ve beden aracılığıyla yanıt verir. Buradaki “ince zevkinin onlardan birkaç talepte bulunma hakkını kendisine verdiğini anlamalarını sağlar” kısmı, neredeyse ironiktir. Jung, Se tipinin çevresine doğrudan hükmetmez, ama onların duyularını ustaca şekillendirir demek istiyor. Bir çeşit estetik manipülasyon söz konusudur: insanları iyi ağırlarken aynı zamanda kendi atmosferine çeker, onları “güzel” olanın, “yoğun” olanın hükmü altına sokar. Yani Se’nin gücü, soyut ikna değil, duyusal iknadır. Onun cazibesi düşünceyle değil, varlığıyla işler. 

“Yine de duyum ne kadar ağır basar da özne onun gerisinde kaybolursa bu tip o kadar az hoş olur. Zevk arayan kaba saba birine döner ya da yozlaşıp ahlaksız, verimsiz bir estet haline gelir. Onun için nesne asla vazgeçilmez olmakla birlikte, bizatihi mevcut bir şey olarak yine de değer kaybeder. Acımasızca sömürülür, sıkıp suyu çıkarılır, çünkü artık sadece duyumu uyarmak için kullanılır. Nesneye kölelik en uç sınırına götürülür.” (Psikolojide Tipler, s. 383).

Bu tipin güç kaynağı -dış dünyanın canlılığı- bir noktadan sonra tüketim nesnesine indirgenir. “Acımasızca sömürülür, sıkıp suyu çıkarılır” derken Jung sadece maddeyi değil, insanları, deneyimleri, anları da kasteder. Se artık dünyayı deneyimlemek için değil, uyarılmak için kullanır. Yani dış dünyanın anlamı, içsel yankısını kaybeder; duyum salt dürtüye indirgenir. Böylece kişi, kendi algısının kölesine dönüşür. Nesneye kölelik dediği şey aslında duyumun tiranlığıdır: “hissetmek zorundayım, yoksa var olamam.” Ve burada iki uç belirir: biri “zevk arayan kaba saba adam”, duyumu ham, düşüncesiz biçimde tüketen; diğeri “verimsiz estet”, duyumu sonsuz rafine etmeye çalışırken hayattan kopan, yalnızca biçimle oyalanan. İkisi de aynı hastalığın iki yüzü: nesnenin özneyi yutması. Jung’un eleştirisi çok insafsız görünür ama aslında ontolojik bir uyarıdır: Duyum tipi dünyayı olduğu gibi sevmeyi bıraktığında, onu sömürmeye başlar. Varoluşun canlılığına en yakın tip, sonunda onun mezar kazıcısına dönüşür. 

“…bastırılmış sezgiler kendilerini yansıtmalar biçiminde göstermeye başlar. En tuhaf kuşkular ortaya çıkar; nesne cinsel nesneyse kıskanç fanteziler ve kaygı durumları galebe çalar. Daha akut durumlarda her tür fobi, özellikle zorlanım semptomları gelişir.” (Psikolojide Tipler, s. 383).

Burada Jung, Se tipinin karanlık tarafına, bastırılmış sezgiye ulaşıyor. Çünkü Se, yalnızca “şimdi ve burada”yla yaşar; olasılık, yönelim, sezgi gibi soyut akışlara kördür. Ne var ki bastırılan hiçbir şey gerçekten kaybolmaz. Sezgi (Ni), bilincin dışında, kendi dilinde konuşmaya başlar: yansıtmalarla. “En tuhaf kuşkular” dediği şey, aslında içgörünün çürümüş biçimidir. Se’nin görmeyi reddettiği anlam, gölgede paranoyaya dönüşür. Nesneye fazla bağlanan kişi, artık onu “algılamaz”, onun tarafından tehdit edildiğini hisseder. Se, bastırılmış Ni’nin çarpık biçimde geri dönüşüyle karşılaşır. Jung’un “kıskanç fanteziler” örneği özellikle önemlidir; çünkü burada bastırılmış sezgi, olasılıklar üretme işlevini patolojik biçimde icra eder. Yani kişi, partnerinin her davranışında gizli bir anlam görür; sezginin yaratıcı gücü artık tehdit imgeleri üretir. Ve bastırma daha da derinleşirse, Jung’un dediği gibi, fobiler ve zorlanımlar (obsesyonlar) başlar. Çünkü dışadönük duyum tipi, içsel yönelimle teması tamamen kaybettiğinde, dış dünya artık güvenilir bir alan değil, saldırgan bir karmaşaya dönüşür.  

Discover more from filomela

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading